EVRENSEL VAROLUŞ III – Koşulsuz İhtiyaçsız Zararsız
Fiziksel ve Ruhsal Alemlerde ”Kendi Sorumluluğunu” almış insanı, “Kendinden”, “Sevgiden” ayırabilecek ve “Görüşünü” bulandırabilecek hiçbir; öğreti, murşit, kanal, mesaj, mal, mülk, paye, iltifat, mekan, zenginlik, cefa, eza, korku yoktur.
Aslında “Kendinin Sorumluluğunu” almak dünyasal mekandan bakıldığında bir süreçtir. Yol’dur. Kavrayışı ise birdenbire olur.
“Kendinin Sorumluluğunun” dünyasal süreci herkesin liyakatına, yüreğinde –neyi-nasıl- gerçek kılmak istediğine göre; öğretilerin içinden murşidlerin arasından, mesajların-meleklerin-kanalların-dünya ermişlerinin eserlerinin-bıraktıkları ipuçlarının arasından geçip kendinize ulaşmayı içerebilir. Bu yolun ne kadar süreceği tamamen sizin tüm bu sayılanların arasından geçip giderken ne kadar ataletinizin üstesinden geleceğinize ve ne kadar kendiniz olmak istediğinize bağlıdır.
Atalet; Evrenin ve İnsanın Ruhunun küfüdür. Ve küf nefsin besinidir. Nefs en ince haliyle Varlığın ataletinden beslenir. Atalet içinde korkuyu ve korkuya ait olan tüm karanlığı tutar, besler ve büyütür.
Değişmek istemiyorsanız ve buna bağlı olarak Ol’makta Ol’Ana her An’da zekanızı ve kalbinize sormadan razıysanız ( beni sokmayan yılan binyıl yaşasındaysanız), paket yapılıp size sunulan Uzakdoğu öğretilerinin, ayinlerinin, söylemlerini şimdiye kadar sizi siz yapan güzellikleri, sevgileri, sevinçleri de kalbinizden alıp götürdüğünü kılınız kıpırdamadan seyrediyorsanız ve bunun size arınma olduğunu söylüyorlarsa ve arınma sandıklarınız bütün anlamlarınızı da silip süpürüyorsa, var olma –Nedenleriniz- alıp götürülüyorsa ve siz halen tutunacak bir dal arıyorsanız bulamıyorsanız ve için için değişmediğinizi değişemediğinizi hissediyorsanız; öfkeniz, kızgınlığınız, hayal kırıklığınız süptilleşerek tüm boyutlarınıza yayılıyorsa ve kavramlarınız karışıyorsa ve kirletiliyorsa ve korku her hücrenizdeyse; siz ataletin içindesiniz, atalet sizin içinizdedir.
Yapılması uygun Ol’An daha fazla Ol’mak değil, daha iyi Ol’mak değil. –daha’ları, en’leri bırakıp ne isek O Ol’mak ve -kendimiz- Ol’An O’nun Ol’masına izin vermektir.
İzin ver Ol
İzin ver Ol’sun.
Sadece ve basitçe Koşulsuz, İhtiyaçsız ve Zararsız Ol’mak için kendine izin ver.
Her şey koşulları bıraktığımızda birleşmeye başlar. İçimizde ve dışımızda.
Başlangıç; görünen ve görünmeyen bütün koşulları ve koşuldan doğan yargıları (-meli, -malı) bırakmaktır.
Koşulsuzluk; kendini kendinde bilmek, kendini yaratılmış cümle Alemde görmektir. O’nun ihtişamını Alemlerin Görünüşünde seyreylemektir. Ruhun Gözü, ihtişamı “kendini” gördüğünde bütün koşullar yok Ol’ur.
Sadece Ruhun Gözü (kalp), İhtişamı algılayıp ve hissedebilir.
Gönül dergahında oturup kendi ihtişamını her yerde seyreden ve bilen O’dur.
Asırlar sürdüğünü sandığınız bir ayrılıktan sonra çok sevdiğiniz ve hasretini çektiğiniz bir insana kavuşmanın, yeniden görmenin, kollarınıza alıp sevgiyle ve aşkla kucaklamanın manasında bir hissediştir.
Yaşamak her An bir kavuşmadır bu saatten sonra kendini bilene.
Coşkudur. Hazdır. Varolmanın Sevincidir.
O bilir her şeyin değerini. Her yerde ve her şeyde kendini gördüğünden, Varlığın doğasından dolayı TEK, görünüşe çıkmasından dolayı da Çokluk gibi gözüken kendisi, her neyin içinde görünüşe çıkmış olursa olsun değerlidir. Azizdir. Candır.
Koşulsuzluk hali bu Görüş içinde demirlenir.
Koşul ayrılık yanılsamasından doğan, Adem ile Havanın “Yasak Meyvesidir”
Koşul varsa ayrılık vardır.
Koşul yoksa ayrılık da yoktur.
Ayrılığın olmadığı An Varlık Tam ve Bütündür. “Kendisi” Sevgi oradadır.
Dengede ve merkezde olunduğunda “kendisi” olunabildiği için Efendiden yansıyan koşulsuzlukta dengededir.
Formüle etmek gerekirse Koşulsuzluğun kavrayışına gelene kadar, koşulsuzluğun bir tek koşulu vardır.
Dengede olmak.
Koşulsuzluk sadece dengede olduğunda Koşulsuzluktur.
Ve koşulsuzluk dengede olduğunda -denge koşulu- koşulsuzluğu tamamlar, halkayı kapatır ve koşulsuzluk halini görünüşe çıkarır.
Koşulsuzluk hali ortaya çıktığında Özgür İrade Yasası, Eylem Yasası ve Sorumluluk Yasaları üzerinde yükselir. Üç yasa Efendiliğin temel yasalarıdır.
Koşulsuzluk bu üç yasanın, “Kendisi yasa Ol’muş örneğini ortaya çıkaramıyorsa, kırılır. (her zaman liyakat sınavları oradadır. Maksat ortaya çıkan halin sabitlenmesine hizmet etmektir)
Koşulsuzluğun kırılma noktasında olmakta olan koşulsuzluk değildir. Başka bir şeydir. Ama koşulsuzluk değildir.
Yasaların birisi eksikse hepsi eksiktir. Yasaların hepsi oradaysa Efendi de oradadır.
Koşulsuz Ol’An, aynı zamanda ihtiyaçsızdır. Çünkü Özgür İradesi ile, Kendinin Sorumluluğunu almıştır ve birlikte yaratandır.
Kendini her şeyde ve her şeyi de kendinde gören ve içindeki “kendi” hazinesinden kullanan İhtiyaçsızdır.
Ancak ve ancak ihtiyacı olmayan zararsız olabilir.
İhtiyaç içinde Ol’An zarar verme kapasitesinde Ol’Andır.
Zarar verebilen ayrılıktadır.
Ayrılıkta Ol’Anın koşulları vardır.
Her şey Koşulsuzlukla başlar.
Sahip olduğumuzu sandıklarımızı bırakmayla başlar.
Koşulsuz Ol’abildiğinizde diğerleri koşulsuzluğun peşi sıra birden bire -kendini bilen- Efendide görünüşe çıkar.
Evrende ve Alemlerde TEK GÜC Kendini Bilmektir.
Kendini Bilmek; bilgiyle “Sevgi” Ol’maktır.
Kendini her şeyde görmenin Koşulsuzluğu.
Kendisi (her şey-hazine) Ol’manın İhtiyaçsızlığı.
Koşulsuzluğun ve İhtiyaçsızlığın bizi getirdiği derin “Anlayıştan” doğan Zararsızlık Hali ile Üçlü tamamlanmış olur.
Bunların hepsi birlikte TEK Gücü ve Bütünün Kudretini oluştururlar ve Efendide görünüşe çıkarlar.
Efendi Ol’mak, var Ol’duğunuz tüm zamanlarda ve boyutlarda kiminle “dans” ettiğimizi bilmektir.
“Kendinizle”
Bir’in Yasası gereği Kendinin (realitesinin) Efendisi olan Alemlerin de Efendisi Ol’ur.
Efendinin derdi Alemlerin efendisi olmak ve güç peşinde koşmak değildir.
Efendinin Nedeni, KENDİNİ AŞKINLIKTIR.
Alemler; Efendinin “Kendinde” ve “Kendinden” Ol’duğu için; Efendi, Alemlere de “Aşkın” Ol’ur.
Alemlerin Efendisi Ol’ur.
Kur’An da Tanrı “Ben’im Evimi temizleyin” buyurmaktadır (Eflaki I:465-466).
Temizlik; Koşulsuzluk, İhtiyaçsızlık ve Zararsızlık hallerini Ruh Duruşumuzda sabitlemektir. Ve bu sabitede merkezlenmek ve dengelenmektir.
“Efendilerin (Tanrının Erlerinin) kalbi, Tanrının nazarının kıblesidir ve Evrenden daha yüksek ve yücedir.” (Eflaki I:673)
Evrenler ve Alemler; Efendilerin yüreğinden, Aşkın Sevginin Güzelliğin iyiliğin ve Aşkın Ol’Anın Aşkı için sevgiyle birlikte yaratılır.
Efendi bilgiyle ve sevgiyle; Sonsuza kadar Özgür Ol’Andır. Aşk Ol’Andır. Sevgi Ol’Andır.
Yazan Nilgün Nart
15.07.2008 / İstanbul
27 Temmuz 2008 Pazar
19 Haziran 2008 Perşembe
“UYANDIM” UYKUSU
“UYANDIM” UYKUSU
Toplumsal yaşayış düzeninden baktığımızda; insanoğlu tamamen topluma ayak uydurma, onaylanma, kabul görme, düzeni devam ettirme, hayatta kalma adına derin bir şekilde şartlanmış durumdadır.
Bu İnsanoğlunun Yaşam mücadelesidir. Ve şartlanmış olduğunun da farkında değildir.
Şartlanmışlık; en küçük birim olan aile arasında disiplinden, okulda eğitime, iş yerinde kurallara, halk içinde dedikodu, yargı v.s gibi telkin araçlarıyla işlemektedir.
İnsanoğlu uykudadır. Çaresi ise sarsılmasıdır.
Sarsılmalar ise; “Kendisi” olan sevgi olamamanın, kendini ifade edememenin yüreğinde kopardığı fırtınalarla boğuşurken, farkında olmadan kendine korktuğu veya yaşamak istemediği her şeyi çekmesiyle gelir. Çünkü odağı, başına gelmesini istemediği “deneyimler” üzerindedir.
Korkar; çünkü elindekileri yitirmek istemez.
Korkar; çünkü yüreğindekileri “bulamama” ve “yaşayamama” olasılığı çok yüksektir. Çünkü her yer karanlıktır. Ve elinde bir haritası yoktur.
Fiziksel dünyanın demir parmaklıkları ve prangaları her fırsatta onu bağlar nefsine.
Burada kişi için sevgi her şeydir. Kılavuzdur. Işıktır. Eğer sevgiyi seçerse.
Nasıl ki göz; ışık olduğu için çevresini ve gidebileceği her yeri görebiliyorsa, yürekte gideceği yeri; “sevgiyi” takip ederek bulabilir.
Yüreğin ışığı sevgidir.
Yüreğin yolunu “sevgi” aydınlatır.
Ve sevginin ışığıyla görebilir, nereye gitmesi gerektiğini.
Işık olmadığı zaman göz nasıl ki hiçbir şeyi göremezse, ruhta sevgi olmadan hiçbir şeyi göremez.
Ve sevgi seçilmezse, bütün haşmetiyle, karanlıkların içinden ego çıka gelir kılavuzluk etmek için kişiye.
İnsan; bu içinde birikenler (acı keder hırs öfke kin değersizlik ve yetersizlik..v.s) ve fiziksel hayatında neye sahipse onları kaybetme korkusundan doğan derin acıların arasında gidip gelirken, kendine çektiği deneyimlerle sarsılarak uyanmaya çalışır.
Uyanırsa ne ala, uyanmazsa o da pekala.
Kader Sistem devamlı devrededir.
Kader; sisteme giriş yaparken aldığı ve an be an dünya eğitiminde edindiği ne varsa dünya biletine yazılanlardır.
Fakat bu öyle bir bilettir ki; insanda; “kendisi” olma ve yüreğine yürüme yolundaki en ufak bir ilerlemede şekil ve sima değiştirmektedir.
Ta ki kişi uyanıp, “Kendi biletini” seçip “kendi eline alana” ve serbest dolaşıma geçeceği Gönül Dergahına varana kadar.
Bu tür bir uyku; İnsanoğlunun var oluşundan beri süregelen olağan uykusudur.
Sarsılmalar yeterli seviyeye ulaştığında ve kişinin yüreğinden başka gidecek hiçbir açık kapısı kalmadığında, uyanış başlar.
Ve bütün mesele de bu An’da başlar.
Kaos, kaosun üzerine yıkılır. İlk kez içine bakar. Yaşamın anlamını sorgular. Kendisine ne olacağını sorgular. Ne olduğunu sorgular. Soruların ardı arkası kesilmez. Her farkındalığın dönemecinde yollar sonsuz kez, sonsuz potansiyellere ayrılır.
Nefsinde olanları kah bırakır kah yeniden sevgiyle düzenler ve yapılandırır.
Her An’da; hem ölür, hem de yeniden doğar.
Sonsuz bir süreçtir yaşanan.
Kendini kendinde tükettikçe yeniden doğurur. Kendini buldukça yeniden yaratır.
Burada önemli olan kişinin toplumsal şartlanmanın yani hapishanenin tamamen dışına çıkması ve yüreğine samimice bakmasıdır.
Gerçek neden; Hayatın kesme keşinden kurtulup, dünyadan kaçmak mı, daha iyi bir dünyaya ve imkanlara sahip olmak mı, her şeyden bıkmış olmak mı, gidecek başka bir yer bulamamak mı? Yoksa gerçekten her şeyden bağımsız ve nedensiz “kendini” bulmak mı?
Yola çıkılış nedeni genelde kaosun hüküm sürdüğü dünyada gidecek başka bir yer olmadığı için yüreğe doğru yol almak olmayla başlasa da, bir yerde bu da terk edilmelidir. Her türlü etkiden uzak yalın ve sade “kendine” varma için.
İnsanoğlu; sade ve yalın “kendi” olma nedeni ile baş başa kalmadıktan sonra, (bu nedenin dışında başkaca hangi neden olursa olsun) “uyanıklık” uykusuna girmesi kaçınılmazdır.
Bir An’ gelir; istinasız her şeyi; dünyasal, kozmik, ilahi her şeyi terk ettiği bir yere ulaşır. Nedenlerin hepsi birer kılavuzdur.
Çünkü artık köy görünmektedir, kılavuza ihtiyaç yoktur.
Bu An’da kişi ya tam manasıyla uyanmayı seçer; (yarı uykulu bir halde de olsa Aşkın yoğunluğundan veya “Kendinin” – “Sevginin” tadına biraz da olsa bakmış olmaktan) ya da geldiği nokta da tekrar uykuya dalar.
Tekrardan uykuya dalması, kişinin içinde hala tutunacak dalların nedenlerin olmasından kaynaklanır. Tutunduğu dallar kişinin kendisi olma “Gücünü” teslim ettiği her türlü; çalışma, bağlantı, öğreti, kişi, yapılardır.
Tutunduğu dallar kişide yeni bir şartlanma yaratır.
Ve yeni şartlanma yeni “hapishane” demektir.
Burası İnsanoğlunun yeni bir uykuya; “uyandım” uykusuna yattığı yerdir.
Ve “en derin” uykudur. Çünkü uyanıklıkmış gibi yaşandığı için fark edilmesini ve yeniden yola çıkılmasını ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini zorlaştırır.
Ve bu uykuya dalındığında sarsılmalar diğerlerine göre daha şiddetli olacaktır. Çünkü kişi en derin bir uykusuna girmiştir.
Frekansı normal uyuyanlara göre daha yüksektir. Çünkü içinde olmakta olanı bilmesine rağmen, gücünü teslim ettiği “şeylerin” tatlı kış uykusuna girmiştir. Samimiyet ve dürüstlük adına; içinde “kendine” verilecek hesabın faturası çok yüksektir. Yüksekten düşmek her zaman daha fazla can yakar. Çünkü bilmektedir.
Hiç Bilenlerle Bilmeyenler bir olabilir mi?
İçimizde her şeyden çok canımızı acıtan, bildiğimiz halde bilmemezlikten gelmemiz değil midir? Tamamlanmamışlık. Ve Eksiklik.
İçimizdeki sessizliğin ve huzurun nedeni; bildiğimizi bilmemiz ve bildiğimizin eyleminde ve OL’masında, olmamız değil midir? Tamamlanmışlık. Ve Bütünlük.
Normal uyuyanlar “Gaflet” uykusundadır. Uyanmışlık uykusunda olanlar “Kendine” ihanet uykusundadır.
Özğürlük; kendi kendinin sorumluluğudur. Kendisi her şeydir. Ve Her şey kendisidir.
“Kendisi”; Özgür İrade Yasasının müsaade ettiği ölçüde; her şeyin ve herkesin sevgide aşkta huzurda mutlulukta bollukta sevinçte başarıda olmasına hizmet etme, yansıma ve paylaşma sorumluluğudur.
Ve “Kendisi” Efendidir. Aşk ve Sevgidir.
Yazan Nilgün Nart
24.09.2007 / İstanbul
Toplumsal yaşayış düzeninden baktığımızda; insanoğlu tamamen topluma ayak uydurma, onaylanma, kabul görme, düzeni devam ettirme, hayatta kalma adına derin bir şekilde şartlanmış durumdadır.
Bu İnsanoğlunun Yaşam mücadelesidir. Ve şartlanmış olduğunun da farkında değildir.
Şartlanmışlık; en küçük birim olan aile arasında disiplinden, okulda eğitime, iş yerinde kurallara, halk içinde dedikodu, yargı v.s gibi telkin araçlarıyla işlemektedir.
İnsanoğlu uykudadır. Çaresi ise sarsılmasıdır.
Sarsılmalar ise; “Kendisi” olan sevgi olamamanın, kendini ifade edememenin yüreğinde kopardığı fırtınalarla boğuşurken, farkında olmadan kendine korktuğu veya yaşamak istemediği her şeyi çekmesiyle gelir. Çünkü odağı, başına gelmesini istemediği “deneyimler” üzerindedir.
Korkar; çünkü elindekileri yitirmek istemez.
Korkar; çünkü yüreğindekileri “bulamama” ve “yaşayamama” olasılığı çok yüksektir. Çünkü her yer karanlıktır. Ve elinde bir haritası yoktur.
Fiziksel dünyanın demir parmaklıkları ve prangaları her fırsatta onu bağlar nefsine.
Burada kişi için sevgi her şeydir. Kılavuzdur. Işıktır. Eğer sevgiyi seçerse.
Nasıl ki göz; ışık olduğu için çevresini ve gidebileceği her yeri görebiliyorsa, yürekte gideceği yeri; “sevgiyi” takip ederek bulabilir.
Yüreğin ışığı sevgidir.
Yüreğin yolunu “sevgi” aydınlatır.
Ve sevginin ışığıyla görebilir, nereye gitmesi gerektiğini.
Işık olmadığı zaman göz nasıl ki hiçbir şeyi göremezse, ruhta sevgi olmadan hiçbir şeyi göremez.
Ve sevgi seçilmezse, bütün haşmetiyle, karanlıkların içinden ego çıka gelir kılavuzluk etmek için kişiye.
İnsan; bu içinde birikenler (acı keder hırs öfke kin değersizlik ve yetersizlik..v.s) ve fiziksel hayatında neye sahipse onları kaybetme korkusundan doğan derin acıların arasında gidip gelirken, kendine çektiği deneyimlerle sarsılarak uyanmaya çalışır.
Uyanırsa ne ala, uyanmazsa o da pekala.
Kader Sistem devamlı devrededir.
Kader; sisteme giriş yaparken aldığı ve an be an dünya eğitiminde edindiği ne varsa dünya biletine yazılanlardır.
Fakat bu öyle bir bilettir ki; insanda; “kendisi” olma ve yüreğine yürüme yolundaki en ufak bir ilerlemede şekil ve sima değiştirmektedir.
Ta ki kişi uyanıp, “Kendi biletini” seçip “kendi eline alana” ve serbest dolaşıma geçeceği Gönül Dergahına varana kadar.
Bu tür bir uyku; İnsanoğlunun var oluşundan beri süregelen olağan uykusudur.
Sarsılmalar yeterli seviyeye ulaştığında ve kişinin yüreğinden başka gidecek hiçbir açık kapısı kalmadığında, uyanış başlar.
Ve bütün mesele de bu An’da başlar.
Kaos, kaosun üzerine yıkılır. İlk kez içine bakar. Yaşamın anlamını sorgular. Kendisine ne olacağını sorgular. Ne olduğunu sorgular. Soruların ardı arkası kesilmez. Her farkındalığın dönemecinde yollar sonsuz kez, sonsuz potansiyellere ayrılır.
Nefsinde olanları kah bırakır kah yeniden sevgiyle düzenler ve yapılandırır.
Her An’da; hem ölür, hem de yeniden doğar.
Sonsuz bir süreçtir yaşanan.
Kendini kendinde tükettikçe yeniden doğurur. Kendini buldukça yeniden yaratır.
Burada önemli olan kişinin toplumsal şartlanmanın yani hapishanenin tamamen dışına çıkması ve yüreğine samimice bakmasıdır.
Gerçek neden; Hayatın kesme keşinden kurtulup, dünyadan kaçmak mı, daha iyi bir dünyaya ve imkanlara sahip olmak mı, her şeyden bıkmış olmak mı, gidecek başka bir yer bulamamak mı? Yoksa gerçekten her şeyden bağımsız ve nedensiz “kendini” bulmak mı?
Yola çıkılış nedeni genelde kaosun hüküm sürdüğü dünyada gidecek başka bir yer olmadığı için yüreğe doğru yol almak olmayla başlasa da, bir yerde bu da terk edilmelidir. Her türlü etkiden uzak yalın ve sade “kendine” varma için.
İnsanoğlu; sade ve yalın “kendi” olma nedeni ile baş başa kalmadıktan sonra, (bu nedenin dışında başkaca hangi neden olursa olsun) “uyanıklık” uykusuna girmesi kaçınılmazdır.
Bir An’ gelir; istinasız her şeyi; dünyasal, kozmik, ilahi her şeyi terk ettiği bir yere ulaşır. Nedenlerin hepsi birer kılavuzdur.
Çünkü artık köy görünmektedir, kılavuza ihtiyaç yoktur.
Bu An’da kişi ya tam manasıyla uyanmayı seçer; (yarı uykulu bir halde de olsa Aşkın yoğunluğundan veya “Kendinin” – “Sevginin” tadına biraz da olsa bakmış olmaktan) ya da geldiği nokta da tekrar uykuya dalar.
Tekrardan uykuya dalması, kişinin içinde hala tutunacak dalların nedenlerin olmasından kaynaklanır. Tutunduğu dallar kişinin kendisi olma “Gücünü” teslim ettiği her türlü; çalışma, bağlantı, öğreti, kişi, yapılardır.
Tutunduğu dallar kişide yeni bir şartlanma yaratır.
Ve yeni şartlanma yeni “hapishane” demektir.
Burası İnsanoğlunun yeni bir uykuya; “uyandım” uykusuna yattığı yerdir.
Ve “en derin” uykudur. Çünkü uyanıklıkmış gibi yaşandığı için fark edilmesini ve yeniden yola çıkılmasını ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini zorlaştırır.
Ve bu uykuya dalındığında sarsılmalar diğerlerine göre daha şiddetli olacaktır. Çünkü kişi en derin bir uykusuna girmiştir.
Frekansı normal uyuyanlara göre daha yüksektir. Çünkü içinde olmakta olanı bilmesine rağmen, gücünü teslim ettiği “şeylerin” tatlı kış uykusuna girmiştir. Samimiyet ve dürüstlük adına; içinde “kendine” verilecek hesabın faturası çok yüksektir. Yüksekten düşmek her zaman daha fazla can yakar. Çünkü bilmektedir.
Hiç Bilenlerle Bilmeyenler bir olabilir mi?
İçimizde her şeyden çok canımızı acıtan, bildiğimiz halde bilmemezlikten gelmemiz değil midir? Tamamlanmamışlık. Ve Eksiklik.
İçimizdeki sessizliğin ve huzurun nedeni; bildiğimizi bilmemiz ve bildiğimizin eyleminde ve OL’masında, olmamız değil midir? Tamamlanmışlık. Ve Bütünlük.
Normal uyuyanlar “Gaflet” uykusundadır. Uyanmışlık uykusunda olanlar “Kendine” ihanet uykusundadır.
Özğürlük; kendi kendinin sorumluluğudur. Kendisi her şeydir. Ve Her şey kendisidir.
“Kendisi”; Özgür İrade Yasasının müsaade ettiği ölçüde; her şeyin ve herkesin sevgide aşkta huzurda mutlulukta bollukta sevinçte başarıda olmasına hizmet etme, yansıma ve paylaşma sorumluluğudur.
Ve “Kendisi” Efendidir. Aşk ve Sevgidir.
Yazan Nilgün Nart
24.09.2007 / İstanbul
8 Haziran 2008 Pazar
EVRENSEL VAROLUŞ II - Kendinin Sorumluluğu
EVRENSEL VAROLUŞ II - Kendinin Sorumluluğu
İnsanlığın; kendisine ve dünyaya Ol’makta olanı görmesi ve bütün bunlardan sevgiyle özgürleşmesi, kendi içinde kendine yürüyerek gerçekleştirebileceği bir süreçtir. Ve her varlığın “Kendisinin Sorumluluğudur”.
“Kendisi Ol’mak” bir kavrayıştır. Tefekkür ve hissedişlerin eşliğinde, derin anlayışlarla ve derinlerde idraklerle çoğalan “kendini” hatırlayıştır.
Kendinizin, kendiniz olduğunu kavradığınızda ve içinizdeki kendinize güvenip iman ettiğinizde, basitçe “Kendiniz” OL’ursunuz.
“Kavrayış” dışardan verilebilecek ve alınabilecek bir “şey” değildir. Gerçek anlamda “kendisi” Ol’duğumuzu anlayana kadar yapılan bütün çalışmalar beyhudedir. Çünkü kendisinin kavrayışında değilsek yaptığımız çalışmalar etrafımızdaki illuzyonu ve sanrıyı beslemekten ve büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz.
Yalın, açık, basit, saf ve yadsınamaz bir şekilde kendisinin “Ne” olduğu görüldükten sonra eğer “Kim=Ben” Ol’mak isteniyorsa; yapacağımız çalışmalardan bir hayır görebiliriz.
Nereye (kim olacağını) gideceğini bilmeyen gemiye (varlığa) hiçbir rüzgardan (çalışmadan) hayır gelmez.
“Kim=Ben”; bireyselleşmiş ve manyetize Ol’muş ”Ne” nin; “Kendisini gerçekleştirme Sorumluluğudur”
Bilmek, “anlamak” değildir. Bilmek, zihnin veya nefsin Ruhun Biliş halini taklit etmesidir.
Anlamak; yürekte zeka ve sevginin birlikte örtüşmesiyle oluşan bir histir. Kısaca “Biliştir”.
Ve Biliş, Ruh’un anlamasıdır. Kavrayışıdır.
Kavrayış; Kendinizin iyiliğine iman etmeyi, güvenmeyi, kendinizi sevmeyi; basitçe içinizdeki “Kendinizin” enerjisini üretmeyi birlikte getirir.
Kendinin Sorumluluğu; Sevgi, Aşk ve Işık Ol’An kendinizi (manevi bahçenizi) her An’da çoğaltmak, yansımaktır.
Kültürel, dinsel, sosyal beyin yıkamaların çağı çoktan bitti. Şimdilerde nefsler iyice semirdiğinden Ruhların Yıkanarak arıtılarak bitirilmesi tüketilmesi ve yozlaştırılması başladı. Son hesaplar Ruhları yozlaştırarak tüketmek ve işi bitirmek üzerine yapılıyor.
En basit ve etkili yapılma şekli ise; binyıllık bilgelik öğretilerinin ait olmadığı topraklarda (beyinlerde ve yüreklerde) pazarlanmaya çalışılarak yozlaştırılması ve içlerinin ( maneviyatın) boşaltılması. Meta haline getirilmesi.
Bu nedenle; Dünya Fiziksel mekanının hangi bölgesinde yaşıyorsak; bulunduğumuz Fiziksel Manyetik Koordinatların maneviyatına sarılmak, kendimizi orada çoğaltarak her şeyi kucaklamak, kendimizi oranın maneviyatı ile gerçek kılmak hayrımızadır.
Yaşadığımız momentte; fiziksel varlığımızın; doğduğumuz ve maneviyatı ile yoğrulduğumuz topraklardan sonsuzluğa çıkış yapmasının bütünün en yüksek hayrına bir “Nedeni” vardır.
Meşhum An’ların momentinde şiddetli fırtınalarda ve kaoslarda; köksüz ağaçlar gibi sökülüveririz kendimizi gerçek kılmaya çalıştığımız bize ait olmayan maneviyat bahçelerinden.
Oysa kendi toprağındaki “Çınarlar” ne kadar ulu sağlam ve köklenmiştir, kendi binyıllık maneviyatının bahçesinde. Kol kanat gerer kendisi Ol’An diğerlerine de. Kendinin Sorumluluğundadır bin yıllık meşe ağacı bile.
Kendinin Sorumluluğu, bulunduğunuz fiziksel alemi ( kulağınıza ve gözünüze ilişen, gücünüzün yettiği her yeri ve her şeyi); yüreğinizdeki O’nu ve yüreğin kanunlarını gerçek kılarak, yeniden düzenlemektir.
Siz yüreğinizdeki sevgiyi ve aşkı, sevgiyle gerçek kıldığınızda; bulunduğunuz fiziksel alem (çevreniz) sizinle düzenlenmiş olur.
Düzenlenmek sevginin itibar görmesidir. Sevgiye hizalanmak ve her şeyin sevgiye hizalanmasına vesile Ol’maktır.
Fiziksel Alemler düzenlenmeden, fiziksel mekanları; gerçek kılma (hakikat) deneyimini bitiremeyiz. Fiziksel mekanlarda Gerçek kılma deneyimi bittiğinde “Kendisi” hakikat Ol’ur.
Bu deneyimi “kendimiz” olarak içimize alıp genişlememizdir. Şimdi - Burada fiziksel mekanların düzenlenme merkezi ve üssü Dünyadır.
Düzenleyicisi de Alemlerin Efendisi Ol’An “Kamil İnsandır”.
Düzenleyicinin “Kamil İnsan Ol’masının bir nedeni yoktur.
Çünkü; Kamil İnsan eonlarca zaman sürecindeki nedenlerin “Nedenidir”.
Yaradan’ın sırrının ‘Sır’rıdır.
Yaradan’da Kamil İnsan’ın sırının ‘Sır’rıdır.
Kendinin Sorumluluğu; “Kamil İnsanı”, kendinde gerçek kılmaktır.
Kamil İnsanı gerçek kılmak; yüreğini gerçek kılmaktır.
Fiziksel Alemlerde artık huzur bulabilmek ve cenneti yaratmak; kendimize ve kendimiz Ol’An Bütün Alemler adına “KENDİSİNİN Sorumluluğudur”.
Kendinin Sorumluluğu O’nun Murad’dıdır.
O’nun; Yüreğin Kanunlarının Fiziksel Alemlerde gerçek Ol’masıdır.
Yaşam aziz tutulmadığı, cana ve varoluşa kıymet ve değer verilmediği; yaşamı gerçek kılmak için sorumluluk alınmadığı ortamlarda ve durumlarda Sorumluluk Yasası devreye girer.
Yaşamın Kutsallığı ve Canın Azizliği için vakti saati geldiğinde Kendinin Sorumluluğunu almayanın sorumluluğu; titreşimine uygun Alemlere çekilerek veya düşerek Sorumluluk Yasası; yine kişinin kendisi tarafından devreye alınmış olur.
Kişinin yaydığı titreşim (-,+) ilgili Alemlere, Özgür İrade Yasasına göre devreye girme ve yayınlanan titreşime cevap verme (deneyimini yaratma) hakkını doğurur.
Evrende “İhtiyaç” hasıl olduğunda “ yaratım-deneyim” oradadır.
İhtiyacın iyisi kötüsü (-,+) olmaz. İhtiyaç, ihtiyaçtır. Hepside pekaladır.
Yeter ki titreşimimiz ile neye sebebiyet verdiğimizin, neyle beslendiğimizin ve beslediğimizin ve bize ne Ol’makta Olduğunun farkında olalım.
Ve Evrendeki bütün ihtiyaçlar sonsuza kadar karşılanmıştır.
Bu Varlığın-Varoluşun doğasındandır.
Sorumluluk Yasası’nda Yaşamı onurlandırmak ve gerçek kılmak esastır.
Yaşam; sevgi, aşk, özgürlük, neşe, huzur, bereket, coşku, keşiftir. Sevgiyle genişlemek sevgiyle büyümek yansımak ve sevgiyle paylaşmaktır.
Kendisi Ol’An; sorumluluğunu alan ve yaşamı “Yaşam”, sevgiyi “Gerçek” eyleyendir. Yaşamı her An’da sevgiyle Onurlandırandır.
Kendinin Sorumluluğu;“Kendini” nefsinden ayıklamak, görüşünü Tekleştirmek, Tam ve Bütün Ol’maktır.
Yüreğimizde bize ait olmayan toplum tarafından ekilmeye çalışılmış kimliksiz istek kalıplarını görmek ve bu kalıpları sonsuza kadar kırmaktır. Ve gerçek bize ait arzularımızı bulmaktır.
Çünkü insanın yüreğindeki gerçek arzuları doğmakta Ol’An Efendinin “Kim”lik keyfiyetleridir.
Efendi; O’nun oturduğu Kalbin Kanunlarını ve Arzularını; sevginin ve aşkın hatırına, aşkla ve sevgiyle Fiziksel Alemde gerçek kıldıkça; O, “kendisi” gerçek Ol’ur.
Ve “Kendinin Sorumluluğu” sadece An’da mevcuttur.
An’da durabileceğimiz tek yer Ruhumuzda “Kendimiz” ve kendimizle birlikte herkes için yaratacağımız “Cennet Alan”dır. Burası Gerçek Alandır.
Ve Ruhun bu Asil Duruşunda zamansızlık boyutları görünüşe çıkmaya başlar. Zamansızlık boyutları; Sonsuz Sınırsız Ol’An Kuantum Alanlarıdır.
Kuantum Alanında; Kendinin Sorumluluğu alınmadan ve Ruhun An’da varolacağı Gerçek Alan yaratılmadan durulamaz.
Gerçek Alan, kendinin Sorumluluğuyla ortaya çıkan ve örtüşen, çok boyutlu “Kavrayış” hali veya “Varoluş” halidir. Ne enerji çalışmaları ne uyumlamalar kişiyi bu yere getiremez. Çünkü burası bir “yer” ve “zaman” değildir. Zaman ve yer olmamasına rağmen deneyimlerin (zaman+yer) yaratıldığı Sonsuz bir An’dır.
Olduğunuz bütün An’larda dengede merkezde Ol’duğunuzun Bilişi ( Asil Ruh Dururşu) içindeyseniz; “An” Sonsuzlaşır ve Varlığın “kendisi” gibi tekleşir. Varlık ve An basitçe Tek’leşir. Bütün Tam Eksiksiz ve kusursuzdur.
Gerçek uyumlama insanın kendine ve yüreğine uyumlanmasıdır. Basitçe sevgi ve aşka uyumlanmasıdır.
Gerçek şifa; Ol’makta OL’Anı görmek ve “Kendimizin Sorumluluğunu” almaktır.
“Kendinin Sorumluluğunu” almamış insandan kimseye hayır gelmez.
“Kendinin Sorumluluğunu” almış insan; basitçe Sevgidir, Aşktır. Fiziksel Alemlerde “Neden” Ol’duğu her şey aşkın ve sevginin hatırı içindir.
Fiziksel ve Ruhsal Alemlerde ”Kendi Sorumluluğunu” almış insanı, “Kendinden”, “Sevgiden” ayırabilecek ve “Görüşünü” bulandırabilecek hiçbir; mal, mülk, paye, iltifat, mekan, zenginlik, cefa, eza, korku yoktur.
“Kendisi” basitçe Efendidir.
Efendinin ihtiyaçları yoktur. Efendinin “kendisi”, SEVGİ OL’duğu için; Varoluştur; Sevginin ve aşkın hatırı, güzelliğin doğası için; Alemlere rahmet Ol’arak sevgiyle yağan, kollayan, koruyan, gözetendir.
Efendi; koşulsuzdur. İhtiyaçsızdır. Zararsızdır.
Efendi her şeyden azadedir. Basitçe özgürdür.
Yazan Nilgün Nart
08.06. 2008 / İstanbul
İnsanlığın; kendisine ve dünyaya Ol’makta olanı görmesi ve bütün bunlardan sevgiyle özgürleşmesi, kendi içinde kendine yürüyerek gerçekleştirebileceği bir süreçtir. Ve her varlığın “Kendisinin Sorumluluğudur”.
“Kendisi Ol’mak” bir kavrayıştır. Tefekkür ve hissedişlerin eşliğinde, derin anlayışlarla ve derinlerde idraklerle çoğalan “kendini” hatırlayıştır.
Kendinizin, kendiniz olduğunu kavradığınızda ve içinizdeki kendinize güvenip iman ettiğinizde, basitçe “Kendiniz” OL’ursunuz.
“Kavrayış” dışardan verilebilecek ve alınabilecek bir “şey” değildir. Gerçek anlamda “kendisi” Ol’duğumuzu anlayana kadar yapılan bütün çalışmalar beyhudedir. Çünkü kendisinin kavrayışında değilsek yaptığımız çalışmalar etrafımızdaki illuzyonu ve sanrıyı beslemekten ve büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz.
Yalın, açık, basit, saf ve yadsınamaz bir şekilde kendisinin “Ne” olduğu görüldükten sonra eğer “Kim=Ben” Ol’mak isteniyorsa; yapacağımız çalışmalardan bir hayır görebiliriz.
Nereye (kim olacağını) gideceğini bilmeyen gemiye (varlığa) hiçbir rüzgardan (çalışmadan) hayır gelmez.
“Kim=Ben”; bireyselleşmiş ve manyetize Ol’muş ”Ne” nin; “Kendisini gerçekleştirme Sorumluluğudur”
Bilmek, “anlamak” değildir. Bilmek, zihnin veya nefsin Ruhun Biliş halini taklit etmesidir.
Anlamak; yürekte zeka ve sevginin birlikte örtüşmesiyle oluşan bir histir. Kısaca “Biliştir”.
Ve Biliş, Ruh’un anlamasıdır. Kavrayışıdır.
Kavrayış; Kendinizin iyiliğine iman etmeyi, güvenmeyi, kendinizi sevmeyi; basitçe içinizdeki “Kendinizin” enerjisini üretmeyi birlikte getirir.
Kendinin Sorumluluğu; Sevgi, Aşk ve Işık Ol’An kendinizi (manevi bahçenizi) her An’da çoğaltmak, yansımaktır.
Kültürel, dinsel, sosyal beyin yıkamaların çağı çoktan bitti. Şimdilerde nefsler iyice semirdiğinden Ruhların Yıkanarak arıtılarak bitirilmesi tüketilmesi ve yozlaştırılması başladı. Son hesaplar Ruhları yozlaştırarak tüketmek ve işi bitirmek üzerine yapılıyor.
En basit ve etkili yapılma şekli ise; binyıllık bilgelik öğretilerinin ait olmadığı topraklarda (beyinlerde ve yüreklerde) pazarlanmaya çalışılarak yozlaştırılması ve içlerinin ( maneviyatın) boşaltılması. Meta haline getirilmesi.
Bu nedenle; Dünya Fiziksel mekanının hangi bölgesinde yaşıyorsak; bulunduğumuz Fiziksel Manyetik Koordinatların maneviyatına sarılmak, kendimizi orada çoğaltarak her şeyi kucaklamak, kendimizi oranın maneviyatı ile gerçek kılmak hayrımızadır.
Yaşadığımız momentte; fiziksel varlığımızın; doğduğumuz ve maneviyatı ile yoğrulduğumuz topraklardan sonsuzluğa çıkış yapmasının bütünün en yüksek hayrına bir “Nedeni” vardır.
Meşhum An’ların momentinde şiddetli fırtınalarda ve kaoslarda; köksüz ağaçlar gibi sökülüveririz kendimizi gerçek kılmaya çalıştığımız bize ait olmayan maneviyat bahçelerinden.
Oysa kendi toprağındaki “Çınarlar” ne kadar ulu sağlam ve köklenmiştir, kendi binyıllık maneviyatının bahçesinde. Kol kanat gerer kendisi Ol’An diğerlerine de. Kendinin Sorumluluğundadır bin yıllık meşe ağacı bile.
Kendinin Sorumluluğu, bulunduğunuz fiziksel alemi ( kulağınıza ve gözünüze ilişen, gücünüzün yettiği her yeri ve her şeyi); yüreğinizdeki O’nu ve yüreğin kanunlarını gerçek kılarak, yeniden düzenlemektir.
Siz yüreğinizdeki sevgiyi ve aşkı, sevgiyle gerçek kıldığınızda; bulunduğunuz fiziksel alem (çevreniz) sizinle düzenlenmiş olur.
Düzenlenmek sevginin itibar görmesidir. Sevgiye hizalanmak ve her şeyin sevgiye hizalanmasına vesile Ol’maktır.
Fiziksel Alemler düzenlenmeden, fiziksel mekanları; gerçek kılma (hakikat) deneyimini bitiremeyiz. Fiziksel mekanlarda Gerçek kılma deneyimi bittiğinde “Kendisi” hakikat Ol’ur.
Bu deneyimi “kendimiz” olarak içimize alıp genişlememizdir. Şimdi - Burada fiziksel mekanların düzenlenme merkezi ve üssü Dünyadır.
Düzenleyicisi de Alemlerin Efendisi Ol’An “Kamil İnsandır”.
Düzenleyicinin “Kamil İnsan Ol’masının bir nedeni yoktur.
Çünkü; Kamil İnsan eonlarca zaman sürecindeki nedenlerin “Nedenidir”.
Yaradan’ın sırrının ‘Sır’rıdır.
Yaradan’da Kamil İnsan’ın sırının ‘Sır’rıdır.
Kendinin Sorumluluğu; “Kamil İnsanı”, kendinde gerçek kılmaktır.
Kamil İnsanı gerçek kılmak; yüreğini gerçek kılmaktır.
Fiziksel Alemlerde artık huzur bulabilmek ve cenneti yaratmak; kendimize ve kendimiz Ol’An Bütün Alemler adına “KENDİSİNİN Sorumluluğudur”.
Kendinin Sorumluluğu O’nun Murad’dıdır.
O’nun; Yüreğin Kanunlarının Fiziksel Alemlerde gerçek Ol’masıdır.
Yaşam aziz tutulmadığı, cana ve varoluşa kıymet ve değer verilmediği; yaşamı gerçek kılmak için sorumluluk alınmadığı ortamlarda ve durumlarda Sorumluluk Yasası devreye girer.
Yaşamın Kutsallığı ve Canın Azizliği için vakti saati geldiğinde Kendinin Sorumluluğunu almayanın sorumluluğu; titreşimine uygun Alemlere çekilerek veya düşerek Sorumluluk Yasası; yine kişinin kendisi tarafından devreye alınmış olur.
Kişinin yaydığı titreşim (-,+) ilgili Alemlere, Özgür İrade Yasasına göre devreye girme ve yayınlanan titreşime cevap verme (deneyimini yaratma) hakkını doğurur.
Evrende “İhtiyaç” hasıl olduğunda “ yaratım-deneyim” oradadır.
İhtiyacın iyisi kötüsü (-,+) olmaz. İhtiyaç, ihtiyaçtır. Hepside pekaladır.
Yeter ki titreşimimiz ile neye sebebiyet verdiğimizin, neyle beslendiğimizin ve beslediğimizin ve bize ne Ol’makta Olduğunun farkında olalım.
Ve Evrendeki bütün ihtiyaçlar sonsuza kadar karşılanmıştır.
Bu Varlığın-Varoluşun doğasındandır.
Sorumluluk Yasası’nda Yaşamı onurlandırmak ve gerçek kılmak esastır.
Yaşam; sevgi, aşk, özgürlük, neşe, huzur, bereket, coşku, keşiftir. Sevgiyle genişlemek sevgiyle büyümek yansımak ve sevgiyle paylaşmaktır.
Kendisi Ol’An; sorumluluğunu alan ve yaşamı “Yaşam”, sevgiyi “Gerçek” eyleyendir. Yaşamı her An’da sevgiyle Onurlandırandır.
Kendinin Sorumluluğu;“Kendini” nefsinden ayıklamak, görüşünü Tekleştirmek, Tam ve Bütün Ol’maktır.
Yüreğimizde bize ait olmayan toplum tarafından ekilmeye çalışılmış kimliksiz istek kalıplarını görmek ve bu kalıpları sonsuza kadar kırmaktır. Ve gerçek bize ait arzularımızı bulmaktır.
Çünkü insanın yüreğindeki gerçek arzuları doğmakta Ol’An Efendinin “Kim”lik keyfiyetleridir.
Efendi; O’nun oturduğu Kalbin Kanunlarını ve Arzularını; sevginin ve aşkın hatırına, aşkla ve sevgiyle Fiziksel Alemde gerçek kıldıkça; O, “kendisi” gerçek Ol’ur.
Ve “Kendinin Sorumluluğu” sadece An’da mevcuttur.
An’da durabileceğimiz tek yer Ruhumuzda “Kendimiz” ve kendimizle birlikte herkes için yaratacağımız “Cennet Alan”dır. Burası Gerçek Alandır.
Ve Ruhun bu Asil Duruşunda zamansızlık boyutları görünüşe çıkmaya başlar. Zamansızlık boyutları; Sonsuz Sınırsız Ol’An Kuantum Alanlarıdır.
Kuantum Alanında; Kendinin Sorumluluğu alınmadan ve Ruhun An’da varolacağı Gerçek Alan yaratılmadan durulamaz.
Gerçek Alan, kendinin Sorumluluğuyla ortaya çıkan ve örtüşen, çok boyutlu “Kavrayış” hali veya “Varoluş” halidir. Ne enerji çalışmaları ne uyumlamalar kişiyi bu yere getiremez. Çünkü burası bir “yer” ve “zaman” değildir. Zaman ve yer olmamasına rağmen deneyimlerin (zaman+yer) yaratıldığı Sonsuz bir An’dır.
Olduğunuz bütün An’larda dengede merkezde Ol’duğunuzun Bilişi ( Asil Ruh Dururşu) içindeyseniz; “An” Sonsuzlaşır ve Varlığın “kendisi” gibi tekleşir. Varlık ve An basitçe Tek’leşir. Bütün Tam Eksiksiz ve kusursuzdur.
Gerçek uyumlama insanın kendine ve yüreğine uyumlanmasıdır. Basitçe sevgi ve aşka uyumlanmasıdır.
Gerçek şifa; Ol’makta OL’Anı görmek ve “Kendimizin Sorumluluğunu” almaktır.
“Kendinin Sorumluluğunu” almamış insandan kimseye hayır gelmez.
“Kendinin Sorumluluğunu” almış insan; basitçe Sevgidir, Aşktır. Fiziksel Alemlerde “Neden” Ol’duğu her şey aşkın ve sevginin hatırı içindir.
Fiziksel ve Ruhsal Alemlerde ”Kendi Sorumluluğunu” almış insanı, “Kendinden”, “Sevgiden” ayırabilecek ve “Görüşünü” bulandırabilecek hiçbir; mal, mülk, paye, iltifat, mekan, zenginlik, cefa, eza, korku yoktur.
“Kendisi” basitçe Efendidir.
Efendinin ihtiyaçları yoktur. Efendinin “kendisi”, SEVGİ OL’duğu için; Varoluştur; Sevginin ve aşkın hatırı, güzelliğin doğası için; Alemlere rahmet Ol’arak sevgiyle yağan, kollayan, koruyan, gözetendir.
Efendi; koşulsuzdur. İhtiyaçsızdır. Zararsızdır.
Efendi her şeyden azadedir. Basitçe özgürdür.
Yazan Nilgün Nart
08.06. 2008 / İstanbul
Etiketler:
aşk,
ben,
efendi,
evrensel insan,
evrensel varoluş,
gerçek Ol'mak,
knedinin sorumluluğu,
sevgi,
sonsuz an,
sorumluluk yasası,
tekamül
5 Mayıs 2008 Pazartesi
EVRENSEL VAROLUŞ I - Ruh Duruşu
EVRENSEL VAROLUŞ I - Ruh Duruşu
Ol’uşlarımızın ve sanrılarımızın “kaderimiz” olmakta Ol’duğu zamanlarda ve mekanlardayız…
Ayırt etme yeteneğimizi keskinleştirip; “Var” Ol’manın gerçekten ne demek Ol’duğunu algılayarak, Kosmik Duruşumuzu – Yönümüzü belirlememiz (Kozmik tarihimizi; kendimizi bilemediğimiz tüm zamanlar boyunca gerçekte bize ne olmuş olduğu ve Şimdi Buradan sonra ne olacağı ve nereye gideceğimiz), Evrensel Varoluşumuzun “Nedenini” neye bağlayacağımızı tespit etmiş olmamız ( içsel var olma nedenimiz) ve Ruh Kavrayışımızı bir An önce derinleştirip ayağa kalkmamız hayrımıza olacaktır.
Bu nedenle zihnin ve binlerce yıldır semirmiş Egoların oyun malzemesi Ol’An, tüm insanlığın bilincinde sefilliğin ve cehaletin nedeni Ol’An, inanıldığı için tüm illuzyonik karmik bağları yaratan, seçilmişleri- kurbanları üreten, tanrıcıkları ve tapanları icat eden; kader, okul, sınav, ders gibi kavramlara hiçbir öğretinin, dinin ve şartlanmanın etkisi altında kalmadan gönül gözü ile dikkatlice bakmanızı sevgiyle tavsiye ediyorum.
Biz insanlar Şimdi Burada; bu dünyaya yiyip içip gezmek kendimizden geçmek için gelmedik. Ama okulda okumak ve sınava girmek için de gelmedik.
Okulda Ol’ma ve sınava girme iluzyonu; Evrende varlığa yeni çıkış yapan ve Evreni Sonsuzluğunu Sınırsızlığını, Alemlerin ve boyutların paradoksal Varoluşunu henüz anlayamayacak evrim skalasında olan varlık boyutlarında geçerli bir sanrıdır. Veya deneyimdir. Varlık büyüdüğünde Evrimleştikçe “benlik Ol’uşlarına” göre terk edilmesi hayrınadır.
Varlığın; görünüşe çıkışında eğitim aracı iken, vakti saati geldiğinde terk edilmez ise, Varlığın içinden çıkamayacağı hapishaneye dönüşür. Hapishane hem dışardan illuzyona hizmet edenler tarafından örülür hem de içerden Nefs tarafından örülür. ( Okul, sınav ders illuzyonundan beslenen Alemler ve varlıklar bizler bu kavramlara değer atfettikçe ve inandıkça, sanrıyı devam ettirmek için ellerinden geleni yaparlar, çünkü onlarda kendi seçimleri gereği bunun üzerine tekamül etmektedirler.)
Bu illuzyonda zihin (nefs) Yaptığı hizmetler için hem bu dünyada hem ahirette ödül beklemeye, cezadan acıdan kaçmaya alışır ve kendine yaşayabileceği konfor alanı oluşturur. Bu oyun alanında; seçilmişler, kurbanlar, görevliler, tanrılar, tapanlar ve dolayısıyla kader, acı, sefalet, atalet, kibir, karanlık aklınıza gelebilecek ve bizim şu anda Yeni Dünyayı yeryüzüne indirme adına ilerlediğimiz yolda bırakmaya çalıştığımız eski kavramlar ve tekamül yolları ortaya çıkar.
Ve böylece Sonsuz zamanlardır, Dünya toprağından “İnsan” olarak Varoluşa çıkmak üzere OL’An, kendini henüz bilmeyen insanın ve haddini bilmeyen Alemlerin - varlıkların oyun alanı olur.
Ne yazıktır ki bu Alemler; İnsanın okulda, sınavda, ezada, cefada, Yaradan’dan ayrı ve kul Ol’duğunu sanmasına neden OL’muş ve izin vermişlerdir.
Halbuki İnsanı; sadece koruyup kollamaları ve sevgiyle büyütmeleri gerekirken, insan için “kader” yazmışlardır.
Oysa ki İnsanın “Kaderi” kendisi iken ve kaderin ismi “”Alemlerin Efendisi”” iken.
Maksat korumak, kollamak şefkatle sevgiyle “Varoluşu”, hiçliğinde büyütmekse ve bu da güzelliğin ve sevginin hatırı için yapılıyorsa, ne kutlu varoluşu sevgiyle yüreğinde büyütenlere ve kol kanat gerenlere.
Bazen “masallar” gerçek diye anlatılır. illuzyon Ol’ur yaşanan.
Bazen; “Gerçekler” masal diye aktarılır. Masal diye sunulanın içindeki Sonsuz Gerçektir. Ol’dukça bilinir. Bilindikçe Ol’unur.
Gezegenlerin var Ol’masının nasıl ki bir nedeni yoksa, Ol’makta Ol’Anın da bir nedeni yoktur. OL’Andır.
İnsan; Alemlerin Efendisidir. Tanrı’nın sırrının sırrıdır.
Neden derseniz, bunun da bir nedeni yoktur.
Çünkü “İnsan” nedensiz “Nedendir”.
Ol’makta Ol’Anlara; kendinin ve kendisi Ol’An Bütünün hayrına Şimdi Buradan sonra neden OL’acak “Nedendir”. Tabiî ki “Kendini Bilenlere”.
Bize öğretilerle belletildiği gibi, yalan yanlış anlatıldığı gibi ne kuluz ne cezalıyız ne sınavdayız. Ne ötesi var ne berisi.
Her şey Şimdi Burada.
Ve bizler her An’da masumduk. Ve sevgiydik.
Bizler sadece ve sadece “büyüyorduk”.
Kendi zamanımıza ve mekanımıza. Momentimize.
Artık “İnsan” büyümüş ve moment dolmuştur.
Her şeyin çaresi insanın “Kendisidir”. Kendisini İnsan Ol’arak bilmesidir.
Çanlar İnsan için çalmaktadır.
“Kutsal Vaad” insan için sunulmaktadır. Almak için hazır ve nazır OL’Anlara.
İnsan; Alemlere hiçlikte kaftan biçecek OL’Andır. Manalandıracak ve Rahmet gibi yağacak Ol’Andır.
Son perdeyi indirecek, Tamamlayacak, Bütünleyecek, kendini kendinde dengelemesiyle ve merkezlemesiyle Evrenleri ve Alemleri de dengeleyecek OL’Andır.
Kendini bilişiyle; kendine ve Alemelere “hayır”, kendinden vazgeçişiyle Alemlere “yem” ve “şer” Olacak Ol’Ândır.
Artık Ol’maya kara vermeli ve “Kendimizi” gerçeğimize büyütmeliyiz.
Çünkü artık çok şey biliyoruz.
Yeteri kadar dersimizi aldık.
Yeteri kadar acı ve keder çektik.
Yeteri kadar taptık ve kurban olduk.
Bu rolleri defalarca defalarca yaşadık
Ne Alemlere ne de yücelere hiç birine ihtiyacımız yok. Kendimizi bilmemiz ve “kendimizden” başka.
Vakit geldi. Artık büyüyebiliriz.
İnsan; büyümeye kara verdiğinde büyüyebilir, Ol’maya karar verdiğinde Ol’abilir.
Ve İnsan; O’ndan ayrı değildir.
“O”; Sevgidir, Aşktır, Neşedir. Dengedir.
Sevgiyseniz, aşksanız, neşeyseniz, dengede ve merkezde iseniz O’sunuz.
O An’da O’dan ayrı değilsiniz. Ruh Kavrayışındasınız ve muhteşemsiniz.
Bu nedenle O, Bir, Şimdi, Burada, An, Ebedilik gibi halleri ve Ruhun duruşunu; kelimelerin yettiğince tarif etmeye çalışmış olan Ken Wilber’in kısa yazılarını yolunuza ışık olması için sizinle sevgiyle paylaşıyorum.
************Ken Wilber der ki; " İnsan Tanrı’dan ayrı olduğunu ve ona tekamül ederek varmaya çalışabileceğini sanır. Tanrı’nın bireye açık görünmeyebilmesinin nedeni, bu hep var olan Tanrı bilgisinin biraz tuhaf doğasıdır; yani “O” ikilik- olmayan'dır ( "ikilik - olmayan" tam olarak Bir anlamına gelmez. Çünkü arı Birlik daha çok kendi Çokluk karşıtını dışladığı için ikiliktir. Tekil Bir çoğul Çok'a karşıtken, ikilik-olmayan her ikisini de kapsar. "İkincisi olmayan Bir'in anlamı "Karşıtı olmayan Bir'dir, yoksa Çok'a karşıt anlamında değildir. Hem çokluğu hem de birliği denge içinde kucaklar.)
Bir kimsenin onu biliyor görünmemesinin tek nedeni, özne olarak kişinin ister zihinsel isterse fiziksel olsun bir nesneye baktığında, şeyleri ikilik içinde görmeye çok alışık olması ve "kendisi" ve "o nesne"nin bambaşka iki şey olduğu düşüncesiyle, " Evet nesneyi çok açık olarak görüyorum" diye duyumsamasıdır. Özne olarak kişi, bundan dolayı, doğal olarak Tanrıyı da orada bir yerde bakılacak ve kavranacak bir nesne olarak görebileceğini varsayar. Bu yüzden o, kavrayıcı, Tanrıyı, yani kavrananı elde edebilmeli diye düşünülür.
Ama Tanrı elde edici ve elde edilen olarak ikiye bölünmeyecektir. Çünkü bütündür. Tanrı olduğunuz için elbette Tanrıyı göremezsiniz. Tıpkı gözün kendini görememesi, kulağın kendini işitememesi gibi.
Ve Zenrin basitçe şöyle der; "Kesen, ama kendini kesemeyen bir kılıç gibi; gören ama kendini göremeyen bir göz gibi." Gerçekten de, gözünüz kendini görmeye çalışsa, kesinlikle hiç bir şey göremez. Benzer olarak boşluk da, Tanrı'yı aramaya çalıştığınız şu anda göremediğiniz şeydir.
“””“O”, Boşluk, tam olarak, her zaman aramakta olduğunuz, ama hiç bir zaman bulamadığınız ya da göremediğiniz şeydir. VE TAM DA O GÖREMEYİŞ O'DUR. """"
Gerçekliğin tümünde yalnızca bir ikincisi olmayan Bir vardır, ama yine de kişi, alışkanlıktan ötürü, Onu iki yapmaya, bölmeye, böylece sonunda Onu yakalamaya veya sürekli bir "varılmayan- varış " yeri olarak ayrı algılamaya çalışır.
“””””Ken Wilber; " ikilik –olmayanın (O’nun) dışında gerçekte hiç birşey olmadığı için, uzayda ya da zamanda Tanrının olmadığı hiç bir nokta yoktur. Bu, Tanrının bir parçasının---panteizmde olduğu gibi-- her bir şeyde bulunduğu anlamına gelmez, çünkü bu sonsuzun içerisine bir sınır getirmek, her şeye sonsuz pastanın farklı bir dilimini yüklemek demektir. Doğrusu, Bütünün---ikilik-olmayanın--Tanrının---uzay ve zamanın her noktasında EKSİKSİZCE ve BÜTÜN olarak bulunduğudur ve bunun nedeni HER BİR NOKTADA FARKLI SONSUZUNUZUN OLAMAYACAK OLMASIDIR. Aziz Bonaventura nın dediği gibi; “Tanrı merkezi her yerde olan ve çevresi hiç bir yerde olmayan bir küredir,"
Öyleki, Plotinos'un sözleriyle, " hiçbir yerdeyse de, hiç bir yer O değildir."
"Tanrının, ancak kendisi uzaysızsa, uzayın her noktasında bütünüyle var olabileceğine dikkat edin. Nasıl ki gözleriniz yalnızca kendisinde kırmızı renk olmadığı ya da "kırmızısız" olduğu için kırmızı renkli şeyleri görebiliyorsa, aynı şekilde Tanrı da tüm uzayı kapsayabilir, çünkü Kendisinde uzay yoktur, ya da "uzaysız"dır. "
"Ne olursa olsun, sonsuz denilen şey, başka noktalar, uzaylar ve boyutlar arasında bir nokta, bir uzay--hatta çok büyük bir uzay---ya da bir boyut değildir; tersine noktasız, uzaysız, boyutsuzdur-- birçokları arasında bir değil, ama bir ikincisi olmayan bir. Aynı şekilde, sonsuzun bütünü uzayın tüm noktalarında bulunabilir, çünkü kendisi uzaysız olduğundan, uzayla çatışmaz ve dolayısıyla onu bütünüyle kapsamak için özgürdür--tıpkı şekilsiz ve formsuz olduğu için suyun tüm şekil ve formlardaki kapları doldurabilmesi gibi. Hem sonsuz, uzayın her noktasında kendi bütünlüğü içinde var olduğuna göre, sonsuzun tümü tam BURADA eksiksiz olarak bulunur. Aslında, sonsuzun gözünden orası diye bir yer yoktur ( çünkü, kabaca dile getirirsek, eğer oradaki bir başka yere giderseniz, yine yalnızca buradaki ile aynı sonsuzu bulursunuz, çünkü her bir yerde başka bir sonsuzluk bulunmaz.)"
"Zaman içinde bu böyledir. Tanrı ancak eğer Kendisi zamansızsa, zamanın her noktasında bütünlüğü içinde bulunabilir. Ve zamansız olan Ebedidir. Ebedilik "sonsuz zaman süresi değil, zamansızlıktır". Başka bir deyişle, Ebedilik; hep-süren zaman değil, ama zaman olmaksızın bir An'dır. Bu yüzden zamansız olduğundan Ebediliğin tümü zamanın her noktasında bütün ve tam olarak bulunur.
Dolayısıyla ebediliğin tümü tam ŞİMDİ zaten vardır. Ebediliğin gözünden, ister geçmiş isterse gelecek olsun, o zaman diye bir şey yoktur. HER YERDE VE HER ZAMAN HAZIR OLMANIN ANLAMI YALIN OLARAK BUDUR. TANRI EŞZAMANLI OLARAK, HER YERDE VE HER ZAMAN BÜTÜNLÜĞÜN İÇİNDE BULUNUR. "
"TANRIYI HER YERDE VE HER ŞEYDE GÖREMEYEN BİRİ, ASLINDA ONU HİÇ BİR YERDE GÖREMEZ."
"Yalnızca daha öte gelişim, yalnızca daha öte evrim olan meditasyon- farkındalık şöyle ilerler----birlikten birliğe bir dönüşüm, ta ki yalnızca Birlik olana dek; öyle ki Tanrı, uyarısız gelen bir fark edişin ve son olarak anımsayışın verdiği sarsıntı içinde, sessizce kendi kendine gülümser, gözlerini kapar, derin bir soluk alır ve milyonuncu kez kendisini dışavurur; tümüyle kendi eğlencesi ve oyunu olan belirişinde kendini yitirir. "" KEN WİLBER, The Atman Project
*********************************************************************************
“KENDİ” zaten vardır ve biz zaten O'yuz.
Parçalar birleşecek Bütünü oluşturacak, Bütün bizde olmayacak parçasıyız dersek nasıl “kendisi” OL’abiliriz.
Şimdi YOL’dayım varacağım dersek; düşünce ve seçim An’daki “Gerçekliğimizi” yaratıyorsa nasıl ŞİMDİ BURADA OL’abiliriz.
OL’mak için artık karar vermezsek nasıl “Kendisi” olabiliriz.
Yaradan'ın olmakta olanı bilmemesi, “Kaderi” bilmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Olmakta olanın "Kendisi" zaten O'dur. Ve insan basitçe “Kendisi” yani Efendi ise OL’makta Ol’anın hayrı mı şer mi olacağını İlahi İradesi ile seçer ve karar verir. Ve kendi kendini “Gerçek” kılar. Ve “Kendisi” kaderdir.
Yaradan her Varlığın seçimini bilmektedir. Çünkü Yaradan’dır.
Varlık Kader var derse; atalete girer. İrade ve cesaret göstermesini bilmek gerek.
Varlık Kader yok derse sefalete düşer. Teslim OL’masını da bilmek gerek.
Nihayetinde İnsan ne olduğunu basitçe biliyorsa ve OL’uyorsa Efendidir. Özgürdür. Kaderini yaratır.
Eğer ki İnsan “kendisinden” ve ne olduğundan bi haber ise kaderi yaratanların ve dolayısıyla da kendisi için yaratılan kaderin kurbanıdır.
İnsana; özgürlük, sevgi, aşk, asalet kısaca Efendilik yakışır.
Yazan Nilgün Nart
03.05.2008 / İstanbul
Ol’uşlarımızın ve sanrılarımızın “kaderimiz” olmakta Ol’duğu zamanlarda ve mekanlardayız…
Ayırt etme yeteneğimizi keskinleştirip; “Var” Ol’manın gerçekten ne demek Ol’duğunu algılayarak, Kosmik Duruşumuzu – Yönümüzü belirlememiz (Kozmik tarihimizi; kendimizi bilemediğimiz tüm zamanlar boyunca gerçekte bize ne olmuş olduğu ve Şimdi Buradan sonra ne olacağı ve nereye gideceğimiz), Evrensel Varoluşumuzun “Nedenini” neye bağlayacağımızı tespit etmiş olmamız ( içsel var olma nedenimiz) ve Ruh Kavrayışımızı bir An önce derinleştirip ayağa kalkmamız hayrımıza olacaktır.
Bu nedenle zihnin ve binlerce yıldır semirmiş Egoların oyun malzemesi Ol’An, tüm insanlığın bilincinde sefilliğin ve cehaletin nedeni Ol’An, inanıldığı için tüm illuzyonik karmik bağları yaratan, seçilmişleri- kurbanları üreten, tanrıcıkları ve tapanları icat eden; kader, okul, sınav, ders gibi kavramlara hiçbir öğretinin, dinin ve şartlanmanın etkisi altında kalmadan gönül gözü ile dikkatlice bakmanızı sevgiyle tavsiye ediyorum.
Biz insanlar Şimdi Burada; bu dünyaya yiyip içip gezmek kendimizden geçmek için gelmedik. Ama okulda okumak ve sınava girmek için de gelmedik.
Okulda Ol’ma ve sınava girme iluzyonu; Evrende varlığa yeni çıkış yapan ve Evreni Sonsuzluğunu Sınırsızlığını, Alemlerin ve boyutların paradoksal Varoluşunu henüz anlayamayacak evrim skalasında olan varlık boyutlarında geçerli bir sanrıdır. Veya deneyimdir. Varlık büyüdüğünde Evrimleştikçe “benlik Ol’uşlarına” göre terk edilmesi hayrınadır.
Varlığın; görünüşe çıkışında eğitim aracı iken, vakti saati geldiğinde terk edilmez ise, Varlığın içinden çıkamayacağı hapishaneye dönüşür. Hapishane hem dışardan illuzyona hizmet edenler tarafından örülür hem de içerden Nefs tarafından örülür. ( Okul, sınav ders illuzyonundan beslenen Alemler ve varlıklar bizler bu kavramlara değer atfettikçe ve inandıkça, sanrıyı devam ettirmek için ellerinden geleni yaparlar, çünkü onlarda kendi seçimleri gereği bunun üzerine tekamül etmektedirler.)
Bu illuzyonda zihin (nefs) Yaptığı hizmetler için hem bu dünyada hem ahirette ödül beklemeye, cezadan acıdan kaçmaya alışır ve kendine yaşayabileceği konfor alanı oluşturur. Bu oyun alanında; seçilmişler, kurbanlar, görevliler, tanrılar, tapanlar ve dolayısıyla kader, acı, sefalet, atalet, kibir, karanlık aklınıza gelebilecek ve bizim şu anda Yeni Dünyayı yeryüzüne indirme adına ilerlediğimiz yolda bırakmaya çalıştığımız eski kavramlar ve tekamül yolları ortaya çıkar.
Ve böylece Sonsuz zamanlardır, Dünya toprağından “İnsan” olarak Varoluşa çıkmak üzere OL’An, kendini henüz bilmeyen insanın ve haddini bilmeyen Alemlerin - varlıkların oyun alanı olur.
Ne yazıktır ki bu Alemler; İnsanın okulda, sınavda, ezada, cefada, Yaradan’dan ayrı ve kul Ol’duğunu sanmasına neden OL’muş ve izin vermişlerdir.
Halbuki İnsanı; sadece koruyup kollamaları ve sevgiyle büyütmeleri gerekirken, insan için “kader” yazmışlardır.
Oysa ki İnsanın “Kaderi” kendisi iken ve kaderin ismi “”Alemlerin Efendisi”” iken.
Maksat korumak, kollamak şefkatle sevgiyle “Varoluşu”, hiçliğinde büyütmekse ve bu da güzelliğin ve sevginin hatırı için yapılıyorsa, ne kutlu varoluşu sevgiyle yüreğinde büyütenlere ve kol kanat gerenlere.
Bazen “masallar” gerçek diye anlatılır. illuzyon Ol’ur yaşanan.
Bazen; “Gerçekler” masal diye aktarılır. Masal diye sunulanın içindeki Sonsuz Gerçektir. Ol’dukça bilinir. Bilindikçe Ol’unur.
Gezegenlerin var Ol’masının nasıl ki bir nedeni yoksa, Ol’makta Ol’Anın da bir nedeni yoktur. OL’Andır.
İnsan; Alemlerin Efendisidir. Tanrı’nın sırrının sırrıdır.
Neden derseniz, bunun da bir nedeni yoktur.
Çünkü “İnsan” nedensiz “Nedendir”.
Ol’makta Ol’Anlara; kendinin ve kendisi Ol’An Bütünün hayrına Şimdi Buradan sonra neden OL’acak “Nedendir”. Tabiî ki “Kendini Bilenlere”.
Bize öğretilerle belletildiği gibi, yalan yanlış anlatıldığı gibi ne kuluz ne cezalıyız ne sınavdayız. Ne ötesi var ne berisi.
Her şey Şimdi Burada.
Ve bizler her An’da masumduk. Ve sevgiydik.
Bizler sadece ve sadece “büyüyorduk”.
Kendi zamanımıza ve mekanımıza. Momentimize.
Artık “İnsan” büyümüş ve moment dolmuştur.
Her şeyin çaresi insanın “Kendisidir”. Kendisini İnsan Ol’arak bilmesidir.
Çanlar İnsan için çalmaktadır.
“Kutsal Vaad” insan için sunulmaktadır. Almak için hazır ve nazır OL’Anlara.
İnsan; Alemlere hiçlikte kaftan biçecek OL’Andır. Manalandıracak ve Rahmet gibi yağacak Ol’Andır.
Son perdeyi indirecek, Tamamlayacak, Bütünleyecek, kendini kendinde dengelemesiyle ve merkezlemesiyle Evrenleri ve Alemleri de dengeleyecek OL’Andır.
Kendini bilişiyle; kendine ve Alemelere “hayır”, kendinden vazgeçişiyle Alemlere “yem” ve “şer” Olacak Ol’Ândır.
Artık Ol’maya kara vermeli ve “Kendimizi” gerçeğimize büyütmeliyiz.
Çünkü artık çok şey biliyoruz.
Yeteri kadar dersimizi aldık.
Yeteri kadar acı ve keder çektik.
Yeteri kadar taptık ve kurban olduk.
Bu rolleri defalarca defalarca yaşadık
Ne Alemlere ne de yücelere hiç birine ihtiyacımız yok. Kendimizi bilmemiz ve “kendimizden” başka.
Vakit geldi. Artık büyüyebiliriz.
İnsan; büyümeye kara verdiğinde büyüyebilir, Ol’maya karar verdiğinde Ol’abilir.
Ve İnsan; O’ndan ayrı değildir.
“O”; Sevgidir, Aşktır, Neşedir. Dengedir.
Sevgiyseniz, aşksanız, neşeyseniz, dengede ve merkezde iseniz O’sunuz.
O An’da O’dan ayrı değilsiniz. Ruh Kavrayışındasınız ve muhteşemsiniz.
Bu nedenle O, Bir, Şimdi, Burada, An, Ebedilik gibi halleri ve Ruhun duruşunu; kelimelerin yettiğince tarif etmeye çalışmış olan Ken Wilber’in kısa yazılarını yolunuza ışık olması için sizinle sevgiyle paylaşıyorum.
************Ken Wilber der ki; " İnsan Tanrı’dan ayrı olduğunu ve ona tekamül ederek varmaya çalışabileceğini sanır. Tanrı’nın bireye açık görünmeyebilmesinin nedeni, bu hep var olan Tanrı bilgisinin biraz tuhaf doğasıdır; yani “O” ikilik- olmayan'dır ( "ikilik - olmayan" tam olarak Bir anlamına gelmez. Çünkü arı Birlik daha çok kendi Çokluk karşıtını dışladığı için ikiliktir. Tekil Bir çoğul Çok'a karşıtken, ikilik-olmayan her ikisini de kapsar. "İkincisi olmayan Bir'in anlamı "Karşıtı olmayan Bir'dir, yoksa Çok'a karşıt anlamında değildir. Hem çokluğu hem de birliği denge içinde kucaklar.)
Bir kimsenin onu biliyor görünmemesinin tek nedeni, özne olarak kişinin ister zihinsel isterse fiziksel olsun bir nesneye baktığında, şeyleri ikilik içinde görmeye çok alışık olması ve "kendisi" ve "o nesne"nin bambaşka iki şey olduğu düşüncesiyle, " Evet nesneyi çok açık olarak görüyorum" diye duyumsamasıdır. Özne olarak kişi, bundan dolayı, doğal olarak Tanrıyı da orada bir yerde bakılacak ve kavranacak bir nesne olarak görebileceğini varsayar. Bu yüzden o, kavrayıcı, Tanrıyı, yani kavrananı elde edebilmeli diye düşünülür.
Ama Tanrı elde edici ve elde edilen olarak ikiye bölünmeyecektir. Çünkü bütündür. Tanrı olduğunuz için elbette Tanrıyı göremezsiniz. Tıpkı gözün kendini görememesi, kulağın kendini işitememesi gibi.
Ve Zenrin basitçe şöyle der; "Kesen, ama kendini kesemeyen bir kılıç gibi; gören ama kendini göremeyen bir göz gibi." Gerçekten de, gözünüz kendini görmeye çalışsa, kesinlikle hiç bir şey göremez. Benzer olarak boşluk da, Tanrı'yı aramaya çalıştığınız şu anda göremediğiniz şeydir.
“””“O”, Boşluk, tam olarak, her zaman aramakta olduğunuz, ama hiç bir zaman bulamadığınız ya da göremediğiniz şeydir. VE TAM DA O GÖREMEYİŞ O'DUR. """"
Gerçekliğin tümünde yalnızca bir ikincisi olmayan Bir vardır, ama yine de kişi, alışkanlıktan ötürü, Onu iki yapmaya, bölmeye, böylece sonunda Onu yakalamaya veya sürekli bir "varılmayan- varış " yeri olarak ayrı algılamaya çalışır.
“””””Ken Wilber; " ikilik –olmayanın (O’nun) dışında gerçekte hiç birşey olmadığı için, uzayda ya da zamanda Tanrının olmadığı hiç bir nokta yoktur. Bu, Tanrının bir parçasının---panteizmde olduğu gibi-- her bir şeyde bulunduğu anlamına gelmez, çünkü bu sonsuzun içerisine bir sınır getirmek, her şeye sonsuz pastanın farklı bir dilimini yüklemek demektir. Doğrusu, Bütünün---ikilik-olmayanın--Tanrının---uzay ve zamanın her noktasında EKSİKSİZCE ve BÜTÜN olarak bulunduğudur ve bunun nedeni HER BİR NOKTADA FARKLI SONSUZUNUZUN OLAMAYACAK OLMASIDIR. Aziz Bonaventura nın dediği gibi; “Tanrı merkezi her yerde olan ve çevresi hiç bir yerde olmayan bir küredir,"
Öyleki, Plotinos'un sözleriyle, " hiçbir yerdeyse de, hiç bir yer O değildir."
"Tanrının, ancak kendisi uzaysızsa, uzayın her noktasında bütünüyle var olabileceğine dikkat edin. Nasıl ki gözleriniz yalnızca kendisinde kırmızı renk olmadığı ya da "kırmızısız" olduğu için kırmızı renkli şeyleri görebiliyorsa, aynı şekilde Tanrı da tüm uzayı kapsayabilir, çünkü Kendisinde uzay yoktur, ya da "uzaysız"dır. "
"Ne olursa olsun, sonsuz denilen şey, başka noktalar, uzaylar ve boyutlar arasında bir nokta, bir uzay--hatta çok büyük bir uzay---ya da bir boyut değildir; tersine noktasız, uzaysız, boyutsuzdur-- birçokları arasında bir değil, ama bir ikincisi olmayan bir. Aynı şekilde, sonsuzun bütünü uzayın tüm noktalarında bulunabilir, çünkü kendisi uzaysız olduğundan, uzayla çatışmaz ve dolayısıyla onu bütünüyle kapsamak için özgürdür--tıpkı şekilsiz ve formsuz olduğu için suyun tüm şekil ve formlardaki kapları doldurabilmesi gibi. Hem sonsuz, uzayın her noktasında kendi bütünlüğü içinde var olduğuna göre, sonsuzun tümü tam BURADA eksiksiz olarak bulunur. Aslında, sonsuzun gözünden orası diye bir yer yoktur ( çünkü, kabaca dile getirirsek, eğer oradaki bir başka yere giderseniz, yine yalnızca buradaki ile aynı sonsuzu bulursunuz, çünkü her bir yerde başka bir sonsuzluk bulunmaz.)"
"Zaman içinde bu böyledir. Tanrı ancak eğer Kendisi zamansızsa, zamanın her noktasında bütünlüğü içinde bulunabilir. Ve zamansız olan Ebedidir. Ebedilik "sonsuz zaman süresi değil, zamansızlıktır". Başka bir deyişle, Ebedilik; hep-süren zaman değil, ama zaman olmaksızın bir An'dır. Bu yüzden zamansız olduğundan Ebediliğin tümü zamanın her noktasında bütün ve tam olarak bulunur.
Dolayısıyla ebediliğin tümü tam ŞİMDİ zaten vardır. Ebediliğin gözünden, ister geçmiş isterse gelecek olsun, o zaman diye bir şey yoktur. HER YERDE VE HER ZAMAN HAZIR OLMANIN ANLAMI YALIN OLARAK BUDUR. TANRI EŞZAMANLI OLARAK, HER YERDE VE HER ZAMAN BÜTÜNLÜĞÜN İÇİNDE BULUNUR. "
"TANRIYI HER YERDE VE HER ŞEYDE GÖREMEYEN BİRİ, ASLINDA ONU HİÇ BİR YERDE GÖREMEZ."
"Yalnızca daha öte gelişim, yalnızca daha öte evrim olan meditasyon- farkındalık şöyle ilerler----birlikten birliğe bir dönüşüm, ta ki yalnızca Birlik olana dek; öyle ki Tanrı, uyarısız gelen bir fark edişin ve son olarak anımsayışın verdiği sarsıntı içinde, sessizce kendi kendine gülümser, gözlerini kapar, derin bir soluk alır ve milyonuncu kez kendisini dışavurur; tümüyle kendi eğlencesi ve oyunu olan belirişinde kendini yitirir. "" KEN WİLBER, The Atman Project
*********************************************************************************
“KENDİ” zaten vardır ve biz zaten O'yuz.
Parçalar birleşecek Bütünü oluşturacak, Bütün bizde olmayacak parçasıyız dersek nasıl “kendisi” OL’abiliriz.
Şimdi YOL’dayım varacağım dersek; düşünce ve seçim An’daki “Gerçekliğimizi” yaratıyorsa nasıl ŞİMDİ BURADA OL’abiliriz.
OL’mak için artık karar vermezsek nasıl “Kendisi” olabiliriz.
Yaradan'ın olmakta olanı bilmemesi, “Kaderi” bilmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Olmakta olanın "Kendisi" zaten O'dur. Ve insan basitçe “Kendisi” yani Efendi ise OL’makta Ol’anın hayrı mı şer mi olacağını İlahi İradesi ile seçer ve karar verir. Ve kendi kendini “Gerçek” kılar. Ve “Kendisi” kaderdir.
Yaradan her Varlığın seçimini bilmektedir. Çünkü Yaradan’dır.
Varlık Kader var derse; atalete girer. İrade ve cesaret göstermesini bilmek gerek.
Varlık Kader yok derse sefalete düşer. Teslim OL’masını da bilmek gerek.
Nihayetinde İnsan ne olduğunu basitçe biliyorsa ve OL’uyorsa Efendidir. Özgürdür. Kaderini yaratır.
Eğer ki İnsan “kendisinden” ve ne olduğundan bi haber ise kaderi yaratanların ve dolayısıyla da kendisi için yaratılan kaderin kurbanıdır.
İnsana; özgürlük, sevgi, aşk, asalet kısaca Efendilik yakışır.
Yazan Nilgün Nart
03.05.2008 / İstanbul
EVRENSEL İNSANIN VAROLUŞSAL İLKELERİ
EVRENSEL İNSANIN VAROLUŞSAL İLKELERİ
*VAROLUŞ sevinç, neşe, bağışlama, şefkat, sevgi, aşk, huzur, irade, coşku, cesaret, azim, asalet, güzelliğin doğası ve niyettir.
*Ruhun; mutlak özgürlüğü, asaleti, bilgeliği sevgisi ve aşkı; Evrensel İnsanın varoluşsal ilkelerinin oturacağı temel zemindir.
*Varolmak; genişleyen bir bilinçte, dengede kalarak, fiziksel Evrende görünüşe çıkmış varlığının her boyutunun keşfinin hazzıdır. Sevincidir. Coşkusudur.
*İnsanın doğası sevgidir. Sevgi olmadan İnsanoğlu var olamaz.
*İnsanın “Kendisi” olması sevgi olmasıdır. Sevgi dengedir.
*İnsan sadece “Kendisi” olabilir. Kendisi olmayan insandan kimseye bir fayda gelmez
*İnsan özgür olduğunda sevgiyi hissedebilir ve yaşayabilir.
Özgürlük farkındalıkla kazanılan bir olgudur.
Farkındalık içsel çekiliş niyet ve bilgidir.
*İnsan bağışlamayı öğrenebildiğinde şefkate ulaşabilir. Şefkate ulaşmak Koşulsuzca sevmenin anahtarıdır.
*Evrenler denge sistemi üzerine kuruludur, işler ve genişler. İnsan dengede olduğunda sonsuz zamanlar boyunca var olabilir. Varlıkta kalmayı sürdürebilir.
*Evrende varlıkta kalmayı besleyen teslimiyetle ulaşılan dinginlik ve dinginliğin sonucunda gelen keşif arzusu ve sevgiyi yeniden yeniden gerçek kılma niyetidir.
*İnsan yaratıcı bir varlıktır. Düşünceleri duyguları niyetleri kendini ve yaşamını yaratır.
*Hakimiyet her şeydir. Düşüncelere, duygulara, niyete ve eylemelere hakimiyet “kendisi” ve “Sevgi” olması için her şeydir.
*İrade; sevginin hakimiyeti ile oluşabilen bir güçtür. Sevginin Gücüdür.
*Yansımak, paylaşmak insan olmanın manasıdır. Yansıma ve paylaşma olmazsa mana da oluşamaz. Ve varlığın var olma nedeni kalmaz.
*Diğerleri varsa siz varsınız. Diğerleri yoksa siz de yoksunuz.
*Bilinçli sevgiyle oluşturulmuş birlikten Güç doğar.
*Ruhun Asaleti; sevgi bilincinde dengede durarak, An’da sevginin ve aşkın hatırı için, güzelliğin doğasından huzuru mutluluğu sevgiyi aşkı, paylaşma yansıma eğiliminde olmaktır. Ve oluşunda samimi olmaktır.
*Var oluşta bilinçli olmak samimi olmak ve yüreğe iman her şeydir.
*Bireyselleşmek ve bireyselliğimizi sevgiyle yapılandırmak her şeydir.
*Bir insan, Bütün bir insanlık için, Bütün İnsanlık bir insan için var olabilir. Bu prensip Evrensel varoluşun ebediyetinin temelidir.
VAROLUŞSAL İLKELERİ BESLEYEN OLGULAR
*SANATSAL Etkinlikler
*Bilimsel ve teknolojik çalışmalar
*Bireyselleşmiş Yaratıcı Eğitim
*Bireyselleşmiş Yaratıcı Öğretim
*Bir’liğe aidiat Duygusu
*Hukuksal yapının varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Ekonominin varoluşsal ilkelere göre düzenlenmesi
*Eğitim öğretimin varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Her türlü örgüt ve kurum yapısının varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Akademik çalışmaların varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Zihinsel içerikli mantık felsefe yerine, içeriyi ve dışarıyı, zıtlıkları birleştirici ve tek “Görüş”e ulaştırıcı kalp-zihin felsefe sisteminin yapılandırılması. Filozofların, Bilgeleşmesi süreci kolaylaştırıcıdır.
Yazan Nilgün Nart
21.12.2007 / İstanbul
*VAROLUŞ sevinç, neşe, bağışlama, şefkat, sevgi, aşk, huzur, irade, coşku, cesaret, azim, asalet, güzelliğin doğası ve niyettir.
*Ruhun; mutlak özgürlüğü, asaleti, bilgeliği sevgisi ve aşkı; Evrensel İnsanın varoluşsal ilkelerinin oturacağı temel zemindir.
*Varolmak; genişleyen bir bilinçte, dengede kalarak, fiziksel Evrende görünüşe çıkmış varlığının her boyutunun keşfinin hazzıdır. Sevincidir. Coşkusudur.
*İnsanın doğası sevgidir. Sevgi olmadan İnsanoğlu var olamaz.
*İnsanın “Kendisi” olması sevgi olmasıdır. Sevgi dengedir.
*İnsan sadece “Kendisi” olabilir. Kendisi olmayan insandan kimseye bir fayda gelmez
*İnsan özgür olduğunda sevgiyi hissedebilir ve yaşayabilir.
Özgürlük farkındalıkla kazanılan bir olgudur.
Farkındalık içsel çekiliş niyet ve bilgidir.
*İnsan bağışlamayı öğrenebildiğinde şefkate ulaşabilir. Şefkate ulaşmak Koşulsuzca sevmenin anahtarıdır.
*Evrenler denge sistemi üzerine kuruludur, işler ve genişler. İnsan dengede olduğunda sonsuz zamanlar boyunca var olabilir. Varlıkta kalmayı sürdürebilir.
*Evrende varlıkta kalmayı besleyen teslimiyetle ulaşılan dinginlik ve dinginliğin sonucunda gelen keşif arzusu ve sevgiyi yeniden yeniden gerçek kılma niyetidir.
*İnsan yaratıcı bir varlıktır. Düşünceleri duyguları niyetleri kendini ve yaşamını yaratır.
*Hakimiyet her şeydir. Düşüncelere, duygulara, niyete ve eylemelere hakimiyet “kendisi” ve “Sevgi” olması için her şeydir.
*İrade; sevginin hakimiyeti ile oluşabilen bir güçtür. Sevginin Gücüdür.
*Yansımak, paylaşmak insan olmanın manasıdır. Yansıma ve paylaşma olmazsa mana da oluşamaz. Ve varlığın var olma nedeni kalmaz.
*Diğerleri varsa siz varsınız. Diğerleri yoksa siz de yoksunuz.
*Bilinçli sevgiyle oluşturulmuş birlikten Güç doğar.
*Ruhun Asaleti; sevgi bilincinde dengede durarak, An’da sevginin ve aşkın hatırı için, güzelliğin doğasından huzuru mutluluğu sevgiyi aşkı, paylaşma yansıma eğiliminde olmaktır. Ve oluşunda samimi olmaktır.
*Var oluşta bilinçli olmak samimi olmak ve yüreğe iman her şeydir.
*Bireyselleşmek ve bireyselliğimizi sevgiyle yapılandırmak her şeydir.
*Bir insan, Bütün bir insanlık için, Bütün İnsanlık bir insan için var olabilir. Bu prensip Evrensel varoluşun ebediyetinin temelidir.
VAROLUŞSAL İLKELERİ BESLEYEN OLGULAR
*SANATSAL Etkinlikler
*Bilimsel ve teknolojik çalışmalar
*Bireyselleşmiş Yaratıcı Eğitim
*Bireyselleşmiş Yaratıcı Öğretim
*Bir’liğe aidiat Duygusu
*Hukuksal yapının varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Ekonominin varoluşsal ilkelere göre düzenlenmesi
*Eğitim öğretimin varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Her türlü örgüt ve kurum yapısının varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Akademik çalışmaların varoluşsal ilkeler göre düzenlenmesi
*Zihinsel içerikli mantık felsefe yerine, içeriyi ve dışarıyı, zıtlıkları birleştirici ve tek “Görüş”e ulaştırıcı kalp-zihin felsefe sisteminin yapılandırılması. Filozofların, Bilgeleşmesi süreci kolaylaştırıcıdır.
Yazan Nilgün Nart
21.12.2007 / İstanbul
Etiketler:
asalet,
evrensel insan,
evrensel insanın ilkeleri,
insan,
kendini bilme,
varlık,
varoluş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)